içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

Cunda'dan geriye bir konak, bir bahçe ve Fatoş Hanım Kaldı...

Cunda’da Nisi Butik Otel’in bahçesinden yükselen yasemin kokusu kuş seslerine karışırken, sabahın telaşı usulca yerini huzura bırakıyor. Aslında buraya "otel" demek haksızlık olur. Burası geçmişin izlerini taşıyan sıcak bir konak. Hadi o zaman hep birlikte küçük bir yolculuğa çıkalım...

En başta söylemeliyim ki bu kesinlikle reklam yazısı değildir... Sadece yaşadıklarım ve İnsan Hikayelerine eklenen güzel bir kişilik hikayesidir... 

Çünkü; 

Bazı yolculuklar vardır; gittiğiniz yeri değil, tanıdığınız insanı hatırlarsınız.

Biz de evlilik yıldönümümüz için büyük bir heyecanla rotamızı yıllardır gitmeyi hayal ettiğimiz Cunda'ya çevirdik. Aklımızda dar taş sokaklar, gün batımı, denizin kokusu, eski Rum evleri vardı. Yol boyunca dinlediklerimizle hayaller kuruyor, Cunda'yı zihnimizde canlandırıyorduk.

Ayvalık'a ulaştığımızda ilk durağımız meşhur tostçular çarşısı oldu. Tarihi sokakları gezdik, eski taş evlerin arasında dolaştık. Ardından yeniden Cunda'ya doğru yola çıktık. Çünkü asıl merak ettiğimiz yer, günlerce araştırdıktan sonra rezervasyon yaptırdığımız konaktı.

Bir otelden çok daha fazlası...

NİSİ Butik Otel...

Aslında buraya "otel" demek haksızlık olur. Burası geçmişin izlerini taşıyan sıcak bir konak.

Kapıda işletmenin sahibi Fatoş Hanım karşılıyor bizi. Sakinliği, güler yüzü ve samimiyetiyle daha ilk dakikada kendinizi müşteri değil, uzun zamandır beklenen bir misafir gibi hissediyorsunuz.

İçeri adım attığımız anda ilk dikkatimi çeken şey özen oluyor. Her köşesi ince ince düşünülmüş, her ayrıntısı sevgiyle işlenmiş. Fotoğraflarda gördüğüm hâlinden bile daha etkileyici.

Odamıza çıkıyoruz. Ahşap kepenkleri açar açmaz rengârenk çiçeklerle süslü bahçe bütün ihtişamıyla karşımıza çıkıyor. Kuş sesleri odanın içine doluyor. Şehrin gürültüsünden sonra insan, sadece o sesi dinlemenin bile huzur verdiğini hissediyor.

O an henüz bilmiyordum...

Bu yolculuğun en güzel hatırası ne Cunda olacaktı ne de bu güzel konak.

Bir gazetecinin merakı...

Ertesi sabah, özenle hazırlanmış kahvaltının ardından meslek refleksi ağır basıyor.

Kendimi Fatoş Hanım'ın karşısında buluyorum.

Sorularımı sormaya başlıyorum...

Anlatıyor.

1955 yılında Samsun'un Çarşamba ilçesinde doğmuş. Yıllarca Ankara'da yaşamış, çalışmış, kendi işini kurmuş.

Sonra bir gün...

Duruyor.

Gülümsüyor.

Ve hayatını değiştiren cümleyi kuruyor.

"Bir tükenmişlik yaşadım..."

İşte her şey o cümleyle başlamış.

Ankara'dan ayrılmış.

1990 yılında yazlıkçı olarak geldiği Cunda'ya bu kez bambaşka bir hayalle dönmüş.

Çöplük hâlindeki bu alanı dört yıl boyunca büyük emek vererek bugünkü hâline getirmiş.

Bugün ise misafirlerini sadece ağırlamıyor; kendi hazırladığı kahvaltılarla, bahçesiyle ve samimiyetiyle onlara adeta ev sahipliği yapıyor.

Cunda'yı en güzel Cundalı anlattı

Sohbet ilerledikçe konu Cunda'ya geliyor.

Beklediğim gibi sadece güzelliklerinden söz etmiyor.

Kalabalığı anlatıyor.

Artan fiyatları anlatıyor.

Kirlenen sokakları anlatıyor.

"Belediyeyi tek başına suçlayamam." diyor.

"İnsanlar da yaşadıkları yere ve geldikleri şehre sahip çıkmalı."

Bir işletmeciden çok, yaşadığı yeri seven bir insan konuşuyor karşımda.

Eleştiriyor ama umudunu da kaybetmiyor.

Yazının en ağır cümlesi...

Tam ayrılacağımız sırada sohbet bambaşka bir yere evriliyor.

Bir anda bana dönüyor ve hiç beklemediğim bir cümle kuruyor.

"Benim en iyi arkadaşım arabam."

Şaşırıyorum.

"Neden?" diye soruyorum.

Hiç düşünmeden cevap veriyor.

"Üzüldüğümde arabama binip onunla ağlıyorum. Sevindiğimde de ilk ona anlatıyorum."

Bir kez daha soruyorum.

"Peki neden?"

Bu kez gözleri uzaklara dalıyor.

Ve yavaşça...

"Çünkü artık insanlara güvenilmiyor."

diyor.

O an konuşacak hiçbir şey bulamıyorum.

Sessizlik bazen en doğru cevaptır.

Cunda'dan geriye ne kaldı?

Dönüş yolunda düşündüm.

Biz Cunda'ya denizi görmek, sokaklarında dolaşmak ve evlilik yıldönümümüzü kutlamak için gitmiştik.

Ama bavulumuzda dönen en değerli şey ne hediyelik eşya oldu ne de çektiğimiz fotoğraflar...

Aklımızda kalan, rengârenk çiçeklerle bezeli bir bahçe...

Sıcacık bir konak...

Ve hayatın tam ortasında yeniden başlamayı seçen bir kadındı.

Ayrılırken son bir soru sordum.

"Toplum yalnızlaşıyor mu?"

Yüzüme baktı.

Hiç tereddüt etmeden tek kelime söyledi.

"Kesinlikle..."

Arabaya bindik.

Cunda arkamızda kaldı.

Ama dönüş yolu boyunca zihnimde ne taş sokaklar vardı ne de gün batımı...

Sadece tek bir cümle dönüp duruyordu:

"Çünkü artık insanlara güvenilmiyor..."

Ve bir kez daha anlıyorum…

“Bazen bir şehri sevdiren denizi değildir; kapıyı açan insandır.

Bu yazı 351 defa okunmuştur.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
FACEBOOK YORUM
Yorum