-
M. HALUK YALÇINKAYA
Tarih: 14-08-2026 11:32:00
Güncelleme: 14-08-2026 11:38:00
Türk sinemasının en büyük sorunlarından biri, bana göre korku sineması. Vizyona giren pek çok korku filmi, ne yazık ki daha önce çekilmiş filmlerin tekrarından öteye geçemiyor. Cin, büyü ve benzeri temaların arasına sıkışan hikâyeler, yenilikten uzak anlatımlar ve düşük bütçenin getirdiği teknik yetersizlikler birleşince ortaya çoğu zaman korkutmaktan çok güldüren filmler çıkıyor.
Üstelik sinemada yalnızca hikâye anlatmak yetmiyor. Görüntünün rengi, atmosfer, ses, kurgu ve görsel efektler de korku duygusunun önemli parçaları. Bunlar yeterince önemsenmediğinde, iyi bir fikir bile amatör bir filmin içinde kaybolabiliyor.
Tam da bu nedenle Berlin Film Festivali'nde izlediğim ve beni etkileyen Hanna Bergholm'un Nightborn filmi üzerine biraz konuşmak istiyorum.
Berlin'de, Berlinale Palast'ta film izlemenin benim için her zaman ayrı bir anlamı var. Çünkü bir film festivali seçkisinde yer almak, o filmin yalnızca bir hikâye anlatmadığını; sinema profesyonellerinin süzgecinden geçerek belli bir sanatsal iddia taşıdığını gösteriyor.
Nightborn da ilk bakışta son derece basit bir hikâyeden yola çıkıyor. Ancak yönetmen Hanna Bergholm, bu basit hikâyeyi öyle bir atmosferin içine yerleştiriyor ki, film giderek sıradan bir aile hikâyesinden çıkıp korku, gerilim ve kara mizah arasında dolaşmaya başlıyor.

Bir bebek ve giderek büyüyen bir korku
Finlandiya'nın ormanları içindeki bir eve taşınan genç bir çift, burada yeni bir hayat kurmaya çalışıyor. Aileye yeni bir birey katma arzusu kısa süre içinde gerçekleşiyor.
Ancak annenin kucağına verilen bebeğin sırtı kameraya dönük. Kıllı ve oldukça tuhaf görünen bu bebeğin yüzünü uzun süre göremiyoruz.
Daha da ilginç olanı, bebeği anne dışında herkesin sevmesi.
Anne ile bebek arasında giderek tuhaflaşan bir ilişki başlıyor. Başlangıçta bir annenin yeni doğan bebeğine alışma süreci gibi görünen bu durum, zamanla gerilimin merkezine dönüşüyor. Baba ise otoritesiyle anne üzerinde baskı kuruyor.
Anne ile bebek arasındaki çatışma büyüdükçe, doğanın ve gizemli güçlerin de bu ilişkinin içine girdiğini görüyoruz.
Filmde korku ve gerilim unsurları yoğun biçimde kullanılıyor. Ancak ilginç olan şu: Bazı oldukça sert sahnelerin ardından karakterlerin hiçbir şey olmamış gibi günlük hayatlarına devam etmesi, filme zaman zaman kara mizah duygusu da katıyor.
Cin yok, peri yok ama korku var
Bence filmin en başarılı taraflarından biri de burada.
Filmde Türk korku sinemasında sıkça karşılaştığımız cin, büyü ya da benzeri doğaüstü figürler yok. Buna rağmen film boyunca gerçek anlamda bir korku ve gerilim duygusu yaratılabiliyor.
Yönetmen Hanna Bergholm, annelik travmalarını İskandinav korku efsaneleriyle harmanlayarak farklı bir dünya kurmuş.
Aslında temel hikâye çok basit:
Yeni doğmuş bir bebeği büyütmeye çalışan bir aile…
Ancak yönetmenin ustalığı, bu sıradan hikâyeyi giderek tekinsiz bir atmosfere dönüştürmesinde ortaya çıkıyor.
Filmde elbette bazı mantık hataları bulunuyor. Ancak başarılı oyunculuklar ve yerinde kullanılan VFX, bu eksikliklerin büyük bölümünü görünmez hale getiriyor.
Oyunculuklar dikkat çekici
Harry Potter serisinden tanıdığımız Rupert Grint ile Seidi Haarla, filmin oyunculuk anlamında en güçlü taraflarından.
Özellikle karakterlerin yaşadığı gerilimin izleyiciye aktarılmasında oyunculukların önemli bir payı olduğunu düşünüyorum.
Bazen aynı hikâyeyi herkes anlatabilir.
Ama ustası aynı hikâyeyi anlattığında, ortaya bambaşka bir film çıkar.
Belki de Türk korku sinemasının biraz daha buna ihtiyacı var.
Her defasında cinlere, büyülere ve benzer korku unsurlarına başvurmak yerine; iyi yazılmış bir hikâyeye, güçlü bir atmosfere, başarılı oyunculuklara ve sinemanın görsel gücüne güvenmek…
İskandinav ülkelerinin korku sinemasındaki başarısı da biraz buradan geliyor.
Nightborn, bana bir kez daha şunu düşündürdü:
Korkutmak için mutlaka cinlere ihtiyacımız yok. Bazen en büyük korku, insanın kendi içinde büyüttüğü şeydir.
İyi seyirler.
- Sinema’nın Kalbi La Biennale di Venezia’da Atıyor
- Homeros'tan Nolan'a
- Zihni Göktay: "Şöhret için değil, sanat için çalışın."
- Kadir İnanır Ölmedi
- Yusuf Özhan Tali: Oyunculuk Bir Varoluş Biçimi
- Cannes'ta Sinema, Türkiye ve Birkaç Not
- Sivas Film Festivali’nde Neler Oldu…
- Sivas’ta Birkaç Günlüğüne Hayat Sinema Oldu
- Berlin Soğuk, Sinema Sıcak
- Emin Alper’in “Kurtuluş”u Berlinale’de
- Özgü Namal Berlinale’de
- 76. Berlin Film Festivalinde Türk filmleri