-
HAVA ALP
Tarih: 20-01-2026 23:49:00
Güncelleme: 20-01-2026 23:49:00
İnsan çoğu zaman aidiyetle alışkanlığı birbirine karıştırır.
Bir şehirde yıllar geçirir, sokaklarını ezberler, adresini benimser ama içten içe hâlâ misafirdir. Çünkü aidiyet, yalnızca bir yerde bulunmak değil; orada kendin olarak kalabilmektir.
“Hayatın boyunca nereye ait olduğun konusunda kararı verecek olan sensin.
Hayatta kendini nerede bulursan oraya aitsin. Oradaki tek istisna sensen, istisna olan sensin.”
Bir film repliği olarak karşıma çıkan bu sözler, bende güçlü bir tanıdıklık hissi yarattı.
Çünkü bu cümleyi ben çok daha önce, çok daha sahici bir yerde duymuştum.
Yatılı okullarla geçen bir öğrencilik hayatı, erken yaşta öğrenilen ayrılıklar, bavula sığdırılmaya çalışılan duygular… Ardından üniversite, sonra iş hayatı. Geriye dönüp baktığımda, bütün bu yolculuğun tek bir temel sorunun etrafında şekillendiğini görüyorum:
Ben nereye aitim?
Hayatımın bazı dönemlerinde hiçbir yere ait değildim. Daha doğrusu, bulunduğum yerlerin hiçbiri bana ait hissettirmedi.
İnsan bazen bir şehirde yaşar ama o şehirde var olmaz. Kalabalıkların içinde silikleşir, seslerin arasında sessizleşir. Çünkü aidiyet bir adres değil, insanın kendine “Buradayım” diyebilmesidir.
Liseden sonra üniversite için Bursa’ya geldiğim günü dün gibi hatırlıyorum.
Yanımda rahmetli babam vardı. Kültürpark’ın orta kapısındaki postaneye kadar yürümüştük. Pul alıp bir telefon görüşmesi yapmıştık. Çıkışta elimden tutmuştu. “Baba, ben bu şehirde nasıl yapacağım, nasıl alışacağım?” dediğimde gözlerim dolmuştu.
Durdu, bana baktı ve hayatım boyunca taşıyacağım o cümleyi söyledi: “Hayatın boyunca nereye ait olduğun konusunda karar verecek sensin.”
O an fark etmemiştim ama babam bana teselli vermiyordu; sorumluluk yüklüyordu. Aidiyetin başına gelen bir şey değil, seçtiğin bir duruş olduğunu söylüyordu. Bana bir şehir vaat etmiyor, bir bilinç öneriyordu.
Bursa hayatım böyle başladı. 1989’da.
Bu şehirde yalnız kaldım, tutunmaya çalıştım, ilk kez gerçekten yoruldum.
Başarıda yaşadım, hayal kırıklığı da.
Zamanla şunu net biçimde öğrendim: Bir yere ait olmak, orayı sevmekten önce, zor zamanlarında ondan kaçmamayı seçmektir.
Yıllar içinde Bursa benim için bir geçiş noktası olmaktan çıktı; sınandığım, büyüdüğüm ve kendimi inşa ettiğim bir yer hâline geldi.
Kimliğimi bu şehir vermedi belki ama ona burada şekil verdim. Aidiyetin, zamana yayılan bir emek ve kararlılık işi olduğunu burada anladım.
Bugün o film repliğine yeniden baktığımda şunu çok daha açık görüyorum: Eğer bulunduğun yerde tek istisna sensen, bu bir eksiklik değil; o yere benzemeden de var olabildiğinin göstergesidir.
Her yere uyum sağlayamamak bazen insanın kendine sadık kaldığının en açık işaretidir.
Belki de hepimizin kendimize dürüstçe sorması gereken soru şudur: Biz gerçekten bir yere mi aidiz, yoksa sadece gitmesine cesaret edemediklerimize mi alışığız?
Babam haklıydı. Aidiyet bir adres değildir. Kalabildiğin, kaçmadığın ve kendin olmaktan vazgeçmediğin yerdir.
- O Keçi Aslında Düşmedi
- Teslimiyetin Gücü
- Dostlar Beni Hatırlasın
- Bursa’nın Hafızasında Bir Ramazan Gecesi
- Dolu Takvim Boş Hayat!
- Hoş geldin ya Şehr-i Ramazan
- Taş Duvarlar ve İçimizdekiler
- Gölyazı’da Sessizliğin Sesi
- Peşinden Koştuğumuz Gelin: Dünya
- Dur, Bak, Dinle, Geç… Yeni Bir Yıla Merhaba
- İçimizdeki Güneş
- Çocukluk Hayallerinin Önünden Geçerken