"Nal Seslerinden Çok, İnsan Sesi Kaldı Aklımda"
Yedi yıl önce tesadüfen tanıştığım Demirci Rahvan At Çiftliği'ne bu kez anılarımın izinden döndüm. Kapıda beni unutmayan insanlar, nal sesleri, doğanın huzuru ve ömrünü at sevgisine adamış Şükrettin Gedik ile eşi Hayriye Hanım karşıladı. Bu ziyaret, yalnızca bir röportaj değil; dostluğun, vefanın ve doğayla kurulan bağın yeniden hatırlanışı oldu.
Güzel bir pazar sabahı…
Eşimle birlikte Bursa'nın kırsalına doğru kısa bir yolculuğa çıkmıştık. Demirciköy'e yaklaşırken yol kenarında gördüğüm bir tabela, direksiyonu değil ama kalbimi başka bir yöne çevirdi.
"Demirci Rahvan At Çiftliği…"
Bir anda yaklaşık yedi yıl öncesine gittim.
O gün, Demirciköy'de öğretmenlik yapan, küçük büyük herkesin sevgisini kazanmış Muzaffer Yılmaz kolumdan tutup, "Gel, seni çok güzel bir yere götüreceğim." demişti.

İşte o güzel yer burasıydı.
Ne güzel bir gündü…
Ne çok gülmüştük…
Ne çok anı biriktirmiştik…
Ne yazık ki sevgili Muzaffer Öğretmen'i birkaç ay önce, henüz hayatının baharında kaybettik.

Tabelayı görünce önce boğazım düğümlendi.
Ardından içimden yükselen o tanıdık ses, beni yeniden aynı yola çıkardı.
Çiftliğin kapısından içeri girerken yıllar önce hissettiğim sıcaklık hiç değişmemişti.
Şükrettin ve Hayriye Gedik çifti önce kısa bir şaşkınlıkla baktılar.

Sonra o samimi ses yükseldi:
"Sevinç Hanım… Hoş geldiniz…"
Şaşırdım.
Aradan yedi yıl geçmişti.
Beni yalnızca bir kez görmüşlerdi.
Ama bazı insanlar sizi yüzünüzle değil…
Kalbinizle hatırlıyor.
İşte o an anladım ki bazı kapılar, aradan yıllar geçse de ilk günkü sıcaklığıyla açılıyor.

O gün yeniden nal seslerinin arasında dolaştık.
Hayriye Hanım'ın kendi elleriyle hazırladığı buz gibi limonatayı içtik.
Ağaçlarda ve çiftliğin içinde bulunan ahşap evlerin duvarlarında korkusuzca dolaşan sincapları izledik.
Çocukların atlarla ilk kez kurduğu dostluğa tanıklık ettik.
Ve fark ettim ki…
Burası yalnızca insanların at binmeye geldiği bir çiftlik değildi.
Burası huzurun, doğallığın ve samimiyetin hâlâ yaşayabildiği ender yerlerden biriydi.

Şimdi sizi, ömrünü atlara adamış, yüzlerce çocuğun "Şükrettin Dede" dediği Şükrettin Gedik'in hikâyesiyle baş başa bırakıyorum…
"10 YAŞINDA BAŞLAYAN BİR ÖMÜRLÜK SEVDA"
Şükrettin Gedik'in anlattıkları arasında en çok dikkatimi çeken şey, at sevgisini sonradan edinilmiş bir hobi gibi anlatmamasıydı. Onun için bu sevda, çocukluk yıllarında başlamış ve ömrünün merkezine yerleşmişti.
Dedesinden babasına uzanan bir mirasın içinde büyüyen Gedik, daha 10 yaşındayken ilk kez at sırtına çıkmış.

"Bizim burası dededen, babadan gelen bir miras," diye söze başlıyor.
"On yaşımda at binmeye başladım. O yıllarda kendi atlarımız vardı. Rahvan yarışlarına Bursa'dan Balıkesir'e, Eskişehir'den Karacabey'e kadar giderdik. Daha sonra İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de yarışlara katıldık."
Anlatırken gözleri bir anda çocuklaşıyor.
Sanki o on yaşındaki delikanlı hâlâ içinde yaşıyor.
Bir an duruyor, sonra gülümseyerek yıllar öncesinden küçük bir anıyı paylaşıyor.
.jpg)
"Rahvan yarışlarında binicilerin belli bir kiloda olması gerekiyordu. Ben çok zayıftım. Elli altı kiloyu tamamlayamadığım için atın üzerine demir koyardık."
Bu cümleyi söylerken yüzündeki tebessüm, yılların üzerinden hiç eksilmemiş.
Bugün 71 yaşında.
Ama konu atlar olunca, sesi hâlâ aynı heyecanı taşıyor.
.jpg)
"AT, İNSANA ARKADAŞTAN DAHA YAKINDIR"
Şükrettin Bey'e yıllardır aklımda olan bir soruyu yöneltiyorum.
"Geçmişte at, aynı zamanda insanların ulaşım aracıydı. Bugün arabalar, motosikletler, bisikletler var. Sizce atı bunlardan ayıran en büyük özellik nedir?"
Sorumu bitirir bitirmez hiç düşünmeden cevap veriyor.
"Atla insan arasında başka bir bağ var."
Sonra biraz daha açıyor.
"At sana arkadaş olur. Hatta arkadaştan daha yakındır. Sana cesaret verir. Yoldaş olur. Seninle birlikte yol alır. Onun üzerinde giderken yalnız olmadığını hissedersin."
Bu cümleyi kurarken, yıllardır aynı dostuyla konuşuyormuş gibi anlatıyor.
Belki de bu yüzden atları hiçbir zaman sadece bir hayvan olarak görmüyor.
Onlar onun için yol arkadaşı.
Hayat arkadaşı.
Belki de çocukluğundan bugüne taşıdığı en eski dostları.
.jpg)
"ATA İLK BİNEN HERKES ÖNCE KORKAR"
At binmek dışarıdan bakıldığında yalnızca keyifli bir aktivite gibi görünüyor.
Oysa Şükrettin Gedik'e göre işin en önemli kısmı, insanın önce kendi korkusunu yenmesi.
"İlk bindiğinizde ister çocuk olun ister yetişkin, içinizde mutlaka bir korku olur." diyor.
"Fakat bindiğiniz at eğitimliyse, o size güven vermeye başlıyor. Sanki 'Korkma, ben buradayım.' der gibi... O güveni hissedince siz de rahatlıyorsunuz."
Bu sözleri dinlerken fark ediyorum ki...
Aslında yalnızca attan bahsetmiyor.
Hayatta güven duygusundan da söz ediyor.
Şükrettin Bey'e göre at binmek sadece bir spor değil.
Vücudun bütün kaslarını çalıştıran, insanı hem fiziksel hem de ruhsal olarak harekete geçiren eşsiz bir deneyim.
"Gövdeniz, boynunuz, kollarınız, bacaklarınız... Hepsi aynı anda çalışıyor. Yürümekten çok daha farklı bir hareket bu."
Ama onun anlattıklarında sporun bile önüne geçen başka bir şey var.
O da...
Atla kurulan güven.
.jpg)
"YÜZLERCE ÇOCUĞUN 'ŞÜKRETTİN DEDE'Sİ"
Sohbet ilerledikçe, Şükrettin Gedik'in hayatında atlardan bile daha kıymet verdiği bir şey olduğunu fark ediyorum.
Çocuklar…
Çiftliğe gelen her çocuğu sabırla ata bindiriyor, korkularını yenmelerine yardımcı oluyor, kimi zaman ilk kez bir atın yelesine dokunmalarına tanıklık ediyor.
Yıllar içinde ise bunun karşılığını para olarak değil, bambaşka bir şekilde almış.
"Bazen ücretini soruyorlar." diyor.
"İnanın çoğu zaman 'Gönlünüzden ne koparsa…' diyorum."
Sonra duruyor.
Yüzünde ömrünün en büyük ödülünü anlatan insanların gülümsemesi beliriyor.
"Bugüne kadar yüzlerce çocuk geldi buraya. Şimdi sokakta görüyorum; 'Dedemiz geldi' diye koşuyorlar. İşte bu bize yetiyor."
O an anlıyorum…
Şükrettin Gedik'in kurduğu yer yalnızca bir at çiftliği değil.
Çocukların doğayla tanıştığı, korkularını yendiği ve güzel bir anı biriktirdiği küçük bir dünya.
Belki de bu yüzden buradan ayrılan çocuklar, onu hiçbir zaman "işletme sahibi" olarak hatırlamıyor.
Onlar için o sadece…
Şükrettin Dede.

AT SEVGİSİ, DOĞAYLA BAŞLAYAN BİR YOLCULUK
Demirci Rahvan At Çiftliği'nde geçirilen birkaç saatin ardından insan şunu fark ediyor:
Buraya gelenler yalnızca ata binmiyor.
Telefonlarını ceplerine koyuyor…
Çocuklar toprağa basıyor…
Ağaçların gölgesinde nefes alıyor…
Ve belki de uzun zamandır unuttukları bir sessizliği yeniden duyuyor.
Şükrettin Bey de tam bunu istiyor.
"Biz dere kenarına gidiyoruz, orman yollarına çıkıyoruz. Çok sayıda atla değil; birkaç atla, sakin sakin geziyoruz. İnsanlar fotoğraf çeksin, doğayı görsün, at sevgisini hissetsin istiyoruz."
Onun anlattıklarında "müşteri memnuniyeti" gibi cümleler yok.
"İnsan keyif alsın." var.
"Çocuk mutlu olsun." var.
"Atı sevsin." var.
Belki de bu yüzden çiftlikte geçirilen birkaç saat, şehirde geçirilen günlerden daha uzun geliyor insana.

"BURASI TİCARETHANE DEĞİL, BİR GÖNÜL KAPISI"
Röportajımızın sonuna yaklaşırken ziyaretçiler için küçük bir bilgi de alıyorum.
Çiftlik haftanın her günü açık.
Ancak Şükrettin Bey'in özellikle altını çizdiği bir konu var.
"Randevu şart değil ama arayarak gelirlerse daha iyi olur. Bazen çok yoğun oluyoruz."
Ardından, bu röportajın belki de en anlamlı cümlesini kuruyor.
"Burası ticarethane değil."
Bir an duruyor.
"Atı seven insanların geldiği bir yer olsun istiyoruz."
O cümle havada öylece kalıyor.
Çünkü bazen bir insanın bütün hayatını anlatmak için uzun cümlelere gerek olmuyor.
Tek bir cümle yetiyor.

KARA MURAT'IN SESSİZ VEDASI
Bazen bulunduğunuz bir yerden ayrılmak istemezsiniz.
İşte tam da öyle bir duyguyla, kısa orman turumuzun ardından Kara Murat'ın yanına bir kez daha gidiyorum.
Usulca yelesini okşuyorum.
Sonra yanağına küçük bir öpücük konduruyorum.
Hiç kıpırdamıyor.
Aksine...
Başını ağır ağır bana doğru yaklaştırıyor.
Bir anda yanağı, yanağıma değiyor.
Ne bir ürkeklik...
Ne bir huzursuzluk...
Sadece sessiz bir güven.
İçimden tarifsiz bir sevgi akıyor.
Bir kez daha sarılıyor, onu seviyorum.
O anı uzaktan izleyen eşim ile Şükrettin ve Hayriye Gedik çifti ise gülümseyerek deklanşöre basıyor.
Belki de o gün çiftlikten ayrılırken yanıma aldığım en güzel hatıra, çekilen fotoğraf değildi.
Bir atın, tek kelime etmeden insana güvenebileceğini yeniden öğrenmekti.
.jpg)
BAZI YOLCULUKLAR İNSANLA BİTER, HATIRAYLA DEVAM EDER
Çiftlikten ayrılmadan önce son kez etrafıma bakıyorum.
Atlar sessizce otluyor…
Ağaçların dallarında sincaplar koşturuyor…
Hayriye Hanım'ın hazırladığı limonatanın ferahlığı hâlâ damağımda.
Şükrettin Bey ise yeni gelen çocukları karşılamak üzere yeniden atların yanına yöneliyor.
Sanki yıllardır yaptığı işi değil de, en sevdiği hayatı yaşamaya devam ediyor.
Arabama bindiğimde aynaya son kez baktım.
Demirci Rahvan At Çiftliği geride kalıyordu.
Ama ben yalnızca güzel bir röportajla dönmüyordum.
Yanımda vefayı…
Samimiyeti…
Doğayı…
Ve çocukların gözlerindeki o tarifsiz heyecanı da götürüyordum.
Sonra aklıma yine aynı cümle düştü.
"Gel, seni çok güzel bir yere götüreceğim."
Yıllar önce bunu söyleyen Muzaffer Öğretmen artık aramızda değil.
Ama belki de bazı insanlar, aramızdan ayrıldıktan sonra bile yolumuzu güzelliklere çevirmeye devam eder. Bu yolculuk da Muzaffer Öğretmen'in bana bıraktığı en kıymetli hatıralardan biriydi. Teşekkür ederim öğretmenim… İyi ki o gün, "Gel, seni çok güzel bir yere götüreceğim." demişsiniz.
***
Sevinç Çelebi'nin Notu
"İnsan Hikâyeleri; Sevinç Çelebi'nin yolu insanların hayatına değdiğinde başlayan gerçek hikâyelerden oluşur." "Bu yazı bir haberden çok, tanıklığımdır. Gittiğim, gördüğüm ve hissettiğim insanların hikâyelerini unutmamak ve unutturmamak için kaleme alınmıştır."
Tarih: 23-07-2026